5 Mart 2016 Cumartesi

KARPAZ!! (Bölüm 1)


Merhabalar! Bu gönderimde sizlere Karpaz'a yaptığım iki farklı geziden bahsedeceğim. İki gezinin rotaları birbirinden farklıydı. İki farklı rotada da güzel bir gezi gerçekleştirebilirsiniz.

*Gönderideki dört fotoğraf hariç hepsi benim kameramdan çekilmiştir.*

Öncelikle Karpaz bildiğiniz gibi Kıbrıs'ın en uç kısmında bulunmaktadır. Aşağıdaki fotoğrafta yerini görebilirsiniz.


İşaretlenen bölümün adı İskele (Karpaz Yarımadası). KKTC'nin 5 ilçesinden biri. İlçe dediğimiz birimse Türkiye'de "şehir" kelimesine karşılık gelmekte.

Karpaz, Kıbrıs'ın görülmesi gereken yerlerinden en önemlisi bence. Ancak gitmek biraz zahmetli. Ulaşım için kendi aracınızı kullanıyor olmanız gerekiyor. Karpaz'a minibüs seferleri yok bildiğim kadarıyla. Biz iki gezimizde de yolculuğumuza Girne'den başladığımız için Girne'den Dipkarpaz'a gitmemiz toplamda 3 saatimizi aldı. (Durduğumuz yerler hariç) Böyle uzun bir yolculuk yapıldığı için genelde bir ya da iki gece orada kalınması çok iyi oluyor. Ayrıca Karpaz'ın gecesi ve gündüzü birbirinden farklı ve görülmeye değer bir güzellik içeriyor. Gitmişken kalmamak olmaz yani :)

Zaten orada bulunan köylerde küçük butik oteller ya da kumsalda bungalovlar var. Bu yüzden konaklama sıkıntısı yok. Ha istiyorsanız çadırınızla gidip kumsalda da kalabilirsiniz. Günlük olarak cüzi bir miktar ücret ödedikten sonra tesisler duş ve tuvaletlerini kullanmanıza izin veriyorlar.

Gelelim birinci gezimize. İlk gezimizin yol haritası şu şekilde; Girne-Çınarlı Köyü, Çınarlı Köyü-Büyükkonut eko-köy, Büyükkonut-Dipkarpaz. Ve Dipkarpaz'da bulunan Karpaz Milli Parkı.

Sabah olabildiğince erken yola çıktık. Üç saatlik bir araba yolculuğu gerçekten yorucu oluyor. Bu yüzden yanımızda yastıklarımızda vardı. Beyler araba sürerken biz arka koltukta uyukladık. Çınarlı Köyü neredeyse Girne-Karpaz yolunun tam ortasında bulunuyor. Köyün en büyük özelliğiyse orada bulunan bir mağara. Mağaranın ismi İncirli Mağara ve kendisi Kıbrıs'taki en önemli mağaralardan. İsmini mağaranın girişindeki İncir ağacından aldığı söyleniyor. En önemli mağaralardan biri olmasının sebebiyse mağaranın alçı taşından olması ve yaklaşık 6.5 milyon yıllık bir geçmişinin olduğu tahmin edilmesi. Türkiye'de bile bu büyüklükte bir alçıtaşı mağarasının çok nadir görüldüğü söylenmekte. Bu yüzden birçok jeolog bu mağarayı ziyaret ediyormuş. Lisedeyken yaptığımız coğrafya dersi gezileri sayesinde burayı daha önce görme şansım olmuştu. 

Mağara yaklaşık 300 metre uzunluğunda ancak sadece 70 metresini ışıklandırmışlar. Epey derin ve dar bir yolu var bu yüzden tek sıra halinde içeriye girilebiliyor. Biraz korkutucu aslında. Özellikle de kapalı alan korkunuz varsa girmemenizi tavsiye ederim. Malum girildiği gibi çıkıldığı için biraz insanı zorlayabiliyor. İçerde birçok sarkıt ve dikit var. Ayrıca karnabahar şekilleri almış duvarları da görebilirsiniz. Alçıtaşı epey hassas olduğu için bir tırnak darbesiyle bile çizilebiliyor o yüzden dikkatli hareket etmek gerekiyor. Ayrıca biraz da kaygan bir zemini var tırtıklı olmasına rağmen. Fotoğrafta duvarların nasıl olduğunu görebilirsiniz;


Bu fotoğrafta 2011 yılında, okul gezimizde çekilen fotoğraf; 


Mağaranın en geniş bölgesi burasıydı. Hepimizin sığması bile şok edici.

İncirli Mağara'yı gezdikten sonra yolumuza devam ettik. Yaklaşık 45 dakika sonra Büyükkonuk eko-köye vardık. Büyükkonuk epey üretken bir yer. Kıbrıs'ı anlamak, öğrenmek için gidilmesi gereken yerlerden. Ülkelerinin geleneklerini, yemeklerini, kültürlerini sürdürüyorlar ve bu yapıyı bozmamaya çalışıyorlar. Gittiğinizde orada yapabileceğiniz birçok aktivite var. Sizi bu aktivitelere dahil ediyorlar. Örneğin hellim peynirinin nasıl yapıldığını, Kıbrıs yemeklerini, hayvanların nasıl beslendiğini gösteriyorlar. Ağaçlardan zeytin toplayıp zeytinyağını üretmeyi bile öğreniyorsunuz. Ancak bizim zamanımız olmadığı için sadece lefkara işlerini ve zeytinyağı ürettikleri makinaları gördük. Bu arad arada bulunan bir zeytinyağı değirmeninin tarihi 1800'lü yıllara dayanıyormuş. Bu bizi epey şaşırttı.


Büyükkonuk'taki gezi işimiz bitince köye çok yakın bir yere kurulmuş olan Sennaro House'da yemek molası verdik. Lokanta tıpkı Kıbrıs'taki diğer mekanlar gibi kebap ağırlıklı bir menüye sahipti. Konumundan dolayı deniz ve dağ manzarasını da görerek keyifle yemeklerimizi yedik. 


Yemeklerimiz bittikten sonra yeniden yola koyulduk. Milli Park'ın girişine yaklaştığımızda durduk. Parka girmeden önce arabanızı durdurup manzaranın tadını çıkartabileceğiniz bir toprak arazi var. Ve manzara gerçekten çok güzel. 



Yeniden arabaya dönüp Milli Park'a girdiğimiz anda bizi parkın en önemli ev sahiplerinden biri karşıladı. Karpaz Eşekleri! 

 

Özellikle yaz döneminde buraya gelirseniz çok sayıda yavru Karpaz Eşeği görebilirsiniz. Hepsi bu bölgede serbestçe dolaşıyorlar. Karpaz Eşekleri dünyada sadece bu bölgede görülüyor. Zaten onları özel yapan da bu. 1974 zamanında adanın bu bölgesinde yaşayan insanlar evlerini terkettiklerinde bu tatlı eşekleri geride bırakmak zorunda kalmışlar. Yani aslında zamanında bu eşekler normal, bildiğimiz evcil eşeklerdenmiş. Ancak geride kaldıklarında doğaya uyum sağlayıp ve fiziksel olarak diğer eşeklerden biraz daha büyük bir görünüm kazanmışlar ve en önemlisi evcilliklerini, garip bir şekilde, kaybetmemişler. Bu yüzden de türleri dünyada tek. 

Eğer arabanızı durdurup, camınızı açarsanız şu manzarayla karşılaşabiliyorsunuz; 


Eşekleri çeşitli yiyeceklerle besleyebilirsiniz. Onları sevmenize de izin veriyorlar. 

Tabi bu bölgeyi "Milli Park" yapan tek şey eşekleri değil. Bölgede birçok hayvan ve bitki bulunuyor. Bir kısmının nesli tükenmek üzere bu yüzden UNESCO tarafından korunmaya alınmış durumdalar. Bir kısmı da Kıbrıs'ın bitki örtüsüne ait. Örneğin birkaç lale türü sadece Kıbrıs'ta yetişiyor ve festivalleri de düzenleniyor. 


Milli Park'ın içinde arabayla ilerlemeye devam ederken yol hafiften bozulmaya başlıyor. Bu noktadan sonra epey sarsıntılı bir yolculuk geçirmek zorundayız. Bu bölge koruma altında olduğu için hiçbir şekilde içeriye kamyon, yol yapım aracı tarzı şeyleri sokamıyorlar. Zaten burayı güzel yapan şey de bu sanırım. Milli Park henüz insan elinin değmediği geniş araziler içeriyor. Parkın girişinden itibaren on dakikalık bir yol gittikten sonra bir manastıra ulaşıyoruz. Apostolos Andreas Manastırı burası.


Manastırın tarihi oldukça eski. Söylenilene göre Andreas isimli bir havari gemiyle Kudüs'e giderken, gemide su sıkıntısı yaşıyorlar ve buraya demir atıyorlar. Aziz Andreas karaya çıkıp değneğini yere vuruyor ve kayaların arasından tatlı su çıkartıyor. Geminin kör kaptanıysa bu suyla yüzünü yıkadığında gözleri bir anda görmeye başlıyor ve buraya bir şapel inşa ediyorlar. Bu suyun kutsal olduğunu ve hastalıkları iyileştirdiği söyleniyor. Bu yüzden ne zaman buraya gelsek annem bir şişeye bu sudan doldurmadan rahat etmez. Arkadaşlarıma bunu anlattığımda hemen bu suyla yüzümüzü yıkıyor ve biraz içiyoruz.


Manastıra girdiğinizde içerisinin tipik bir kilise mantığıyla düzenlenmiş olduğunu görebilirsiniz. İçeride devamlı bulunan bir rahip var. Rumca konuştuğu için sohbet etme şansımız olmadı ama içerde dilek dileyip mum diktik. Manastıra yaptığınız birkaç liralık bağışla oradan mum alabiliyorsunuz. 


Bu arada önemli bir nokta var. Tuttuğunuz dileğinizi unutmamalısınız. Çünkü eğer gerçekleşirse buraya geri dönüp gerçekleşen dileğiniz için yeniden mum dikmelisiniz. Biraz değişik bir inanç ancak yine de bu minik adetler bence işleri biraz daha tatlı bir hale getiriyor. :)

Mumlarımızı diktikten sonra manastırın hemen karşısında kurulmuş olan pazara uğruyoruz. Manastırın karşısında, yaz aylarında hemen hemen hergün açık olan birkaç tezgah bulunmakta. Burada "ne ararsan var" mantığı var. Plaj malzemeleri, takılar, mutfak eşyaları, hediyelik eşyalar... Renkli takıların arasında kayboluyor insan. Ayrıca eşekler hala etrafta geziniyorlar. Onları da alışveriş yapma bahanesiyle daha yakından görme fırsatı yakalıyoruz.


Arabaya döndüğümüzde artık konaklayacağımız plaja doğru yolu çıkıyoruz. Altınkum plajı! Bu plaj Karpaz'ın güney sahilinde yer alan epey uzun bir alan. Plaj adanın Suriye'ye bakan tarafında ve dikkatli bakarsanız karşıdaki dağları görebiliyorsunuz.

Sallantılı bir yirmi dakikadan sonra plaja vardık ve çadırlarımızı çıkarttık. Uygun bir yere çadırımızı kurduktan sonra sahildeki tesisle de cüzi bir miktara anlaştık. Tesisin duş ve tuvaletlerini kullanabildiğimiz için iki gece çadırda kalmak çokta zor gelmedi. Çadır yerine tesisin bungolovlarını da tercih edebiliyorsunuz ancak biz biraz daha doğayla iç içe olmak istedik. Eskiden bu bölgede -koruma altında olmasından dolayı- elektrik yoktu. Ancak birkaç yıl önce elektrik getirmeyi başarmışlar. Telefon ve bilgisayarlarınızı tesislerde rahatça şarj edebilirsiniz. :)



Altınkum'un deniz harika. Zaten Karpaz, Kıbrıs'taki en temiz ve güzel denize sahip olan bölge. Yalnız dikkat edilmesi gereken bir şey var. Denizin derinliği bölgeden bölgeye değişiyor. Bir anda çok sığ olabilip, hemen ardından çok derinleşebiliyor. Yüzmeyi iyi bilmeyenlerin çok açılmaması iyi olabilir. 


Birkaç saat denize girdikten sonra eşyalarımızı çadırlara bırakıp biniyoruz arabamıza. Zafer Burnu'na doğru yolumuza devam ediyoruz. Zafer Burnu Kıbrıs'ın Kuzey Doğu'sundaki en uç nokta. Yol artık tamamen toprak bir araziye dönüşüyor. Garip çukurlar olduğu için dikkatli kullanmak lazım. Yolun iki yanı da maki bitki örtüsüyle kaplı arazilerden oluşuyor. Her an bir hayvan önünüze çıkabilir. Bu nedenle de dikkatli kullanmak lazım. 

İlerde görünen minik adacıklara Zafer Adaları ismi verilmiş;



Zafer Burnu epey rüzgar alan bir yer. Yüksek bir noktasına KKTC ve Türkiye bayrakları asmışlar. Bu noktadan bakıldığında karşı kıyıdaki Türkiye rahatlıkla görülebiliyor.


Zafer Burnu'yla birlikte Karpaz için belirlenmiş olan 1. gezi rotamız bitmiş oluyor. 2. rotayı yeni bir gönderide paylaşacağım. Okuduğunuz için teşekkürler! :)

1 yorum: