18 Mayıs 2016 Çarşamba

LEFKOŞA!!


Merhabalar efendim! Bugün sizlere başkent Lefkoşa'daki gezimden bahsedeceğim. Lefkoşa'da gezilecek epey fazla yer vardı o yüzden bizde gezimizi iki güne yaymaya karar verdik. Bu yüzden sizlere önce ilk kısmını anlatacağım.

Lefkoşa'nın yerini belirten haritayı şöyle bırakayım.


Bu gezimizde Lefkoşa'ya Girne üzerinden gittiğimiz için yolculuğumuz arabayla 15-20 dakika civarı sürdü. Ayrıca Girne-Lefkoşa seferleri yapan minibüsler bulmanız da mümkün. 5-10 tl civarı bir ücretle sizi Lefkoşa'da istediğiniz yerde indiriyorlar. Her yarım saatte bir servis bulunuyor.

Biz gezimize Barbarlık Müzesi'nden başladık. Müze Lefkoşa'nın Dereboyu adlı meşhur caddesinde bulunuyor. Dereboyu; üstünde sağlı sollu dükkanların bulunduğu bir cadde. Genelde tanıdık giyim markaları ve yemek yerleri mevcut. Bu sebeple ulaşımı oldukça kolay. Bu arada geziye başlamadan önce de Dereboyu'nda alışveriş yapabilir ya da bir kahve molası verebilirsiniz.

Barbarlık Müzesi beni Kıbrıs'ta en çok etkileyen yerlerden biri. Bu müze aslında bir ev. Ve dışardan bakıldığında oldukça sevimli, bahçe içinde tek katlı bir ev görüyorsunuz. Ancak içine girince o şirinliği kayboluveriyor ve insanı oldukça derinden etkiliyor.

 Kıbrıs'taki 1963-1974 olayları yaşanırken adada görev yapan Binbaşı Nihat İlhan'ın ve ailesinin evi burası. Ve o dönemde Rum bir çete evi basıp Binbaşı İlhan'ın karısı ve çocuklarını katlediyor. Eve girildiğini farkeden anne, çocuklarıyla birlikte küvete saklanıyor ancak çete onları kolaylıkla buluyor. Hala evde kan ve mermi izleri duruyor ve ailenin eşyaları, o dönemde yaşanan olayların fotoğrafları burada sergileniyor. Alttaki fotoğrafta siyah çerçeve içine alınmış yerler kurşun deliklerinin olduğu bölgeler. Net bir şekilde görebilirsiniz. Evin geri kalan yerlerinde de bolca bulunmakta.




Bu hüzünlü eve veda edip kendimizi surlar içine atıyoruz. Surlar içi denilen bölge gerçekten de surlar içinde. Aşağıdaki fotoğrafı mutlaka birçoğunuz görmüşsünüzdür.


Bu 11 oklu yuvarlak aslında Lefkoşa'nın surları. Eski zamanlarda insanla bu surların içindeki alanda yaşıyorlarmış ve asıl Lefkoşa surların içindeki bölgeymiş. Surların dışı sularla doldurulup dış tehditlerden şehri koruyormuş. Haritanın yeni versiyonunda surların tam ortadan ikiye ayrıldığını ve üst tarafın KKTC sınırlarında, alt tarafın da GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi)'ne ait olduğunu görebilirsiniz. 

Surlar içine adımımızı atar atmaz karşımıza ilk çıkan şey Girne Kapı'sı oluyor. 


Bu yapının Lefkoşa'da olupta isminin Girne Kapısı olmasının sebebi surların 3 adet çıkış kapısının olmasıymış. Girne, Mağusa ve Baf. Ve her bir kapı bir şehrin yoluna açılıyormuş. Bu yapı da Girne yolunu açtığı için ismi Girne Kapısı olarak kalmış. Şu anda turistler için bilgilendirme ofisi olarak kullanılıyor ve içeriye girip kendinize ücretsiz bir Lefkoşa haritası alıp tarihi yerleri daha ayrıntılı olarak inceleyebilirsiniz. 

Bu arada Surlar İçi'ne geldiğiniz anda araç derdiniz olmasın. Çok rahat bir şekilde yürüyerek her yere ulaşmanız mümkün. Bütün tarihi mekanlar birbirinin yan sokağında zaten. Eğer harita bulabilirseniz hepsinin tarifini de bulabilirsiniz ve birkaç saat içinde bütün her şeyi gezebilirsiniz.

Girne Kapısı'ndan içeriye girip sokak boyunca ilerlediğinizde asıl merkeze geliyorsunuz. Tarihi yerlerin çoğu ve Arasta isimli çarşı burada. Biz öncelikle Büyük Han'a dalıveriyoruz. Burası Osmanlı Dönemi'nde han olarak kullanılmış, tarihi açıdan önemli bir yer. 


Giriş katında da üst katta da çeşitli dükkanlar var. Kıbrıs'a özgü el işleri ve hediyelik eşyalar satıyorlar. Özellikle Lefkara işi adı verilen örgüler Kıbrıs kültüründe önemli bir yere sahip. Ayrıca alt kattaki restoranda Kıbrıs mutfağının bazı lezzetlerini tadabilirsiniz. 



Büyük Han'dan çıkıp yolumuzu Selimiye Camii'ne çevirdik. Aslında orjinal adı Saint Sophia Katedrali. Yani anlayacağınız yine kiliseleri, katedralleri bozup camii yaptığımız bir yapıyla karşı karşıyayız. Türklerin özellikle bu huyuna bir türlü anlam veremiyorum. Adamlar yüzyıllar önce uğraşmış, böyle güzel yapılar yapmışlar ve günümüze kadar gelmiş bunlar. Bir de tarihi mekan diye insanların gezmesine izin de veriyorsun. E canım kardeşim ne gerek var bir de bunu camii yapmaya? Hiç camiiye benziyor mu şu? Yapıları bozma konusunda bir ödül olsa Türkiye her seferinde ödülü alırdı sanırım. 



Neyse efendim işte Saint Sophia Katedrali'nin inşası Lüzinyan dönemine kadar uzanıyor. O dönemde Kıbrıs'a Paris'teki Notre Dame Katedrali'nin bir benzerini inşa etmeyi amaç edinmişler. Çokta güzel bir iş çıkartmışlar. Şu anda Kıbrıs'taki en önemli ibadet yerlerinden biri kendisi. 

Bu gezimizin son durağıysa Arasta. Arasta; Büyük Han, Selimiye Camii gibi yapıların çevrelediği bir bölge. Arabaların giremediği, rahatça sokakta yürüdüğünüz güzel bir yer aslında. Sağlı sollu dükkanlar var ve her yerde yabancı insanlara rastlayabilirsiniz. Rum ve İngilizler oldukça yaygın çünkü Rum tarafıyla olan sınır kapısı hemen Arasta'nın sonunda. Buradan isteyen ziyaretçiler ara bölgeye ya da vizesi olanlar direk olarak adanın güney tarafına geçebiliyorlar.  

Arasta oldukça renkli ve çeşitli alışveriş imkanlarının olduğu bir yer. Ancak TL olarak satılan ürün bulamayabilirsiniz. Yabancıların da uğrak mekanı olduğu için her şey Euro üzerinden hesaplanıyor. Bu yüzden gitmeden önce bir dövizciye uğramanız fena olmaz.



Bu yazımın da sonuna geldim. Size kısaca Lefkoşa gezimizin ilk kısmını anlattım. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere :)



5 Mayıs 2016 Perşembe

Mağusa!!


Merhabalar! Bu yazımda sizlere Gazimağusa'dan bahsedeceğim.

*Gönderideki bazı fotoğraflar internetten alınmıştır*

Mağusa da Girne gibi bir liman şehri ancak bana hep biraz fazla dağınık gelmiştir. O yüzden yıllardır Mağusa'ya pek ısınabildiğim söylenemez. Yine de üniversite sebebiyle orada yaşayan arkadaşlarım şehri epey seviyorlar. Adadaki birçok bölgeye göre daha aktif bir yerleşim yeri ve epey olanak var. Özellikle de Doğu Akdeniz Üniversitesi'nin burada bulunmasından dolayı...

Şuraya Gazimağusa'nın Kıbrıs'taki yerini gösteren bir harita bırakıyorum hemen :)


Mağusa'ya Girne'den gittiğimiz için yolculuğumuz yaklaşık 2 saat sürdü. Biz kendi arabamızla gittik ama tabi çeşitli otobüs şirketleriyle de ulaşmak mümkün. Yine aşağı yukarı aynı sürede Mağusa'ya varabiliyorsunuz. Ücretlerini tam olarak bilmiyorum ama 20 tl den fazla olmadığına eminim. 

Geziye direk şehir merkezinden başlıyoruz. Ama size tavsiyem buraya günübirlik gelmemeniz. Gelmişken birkaç gün kalmak ve Mağusa'nın denizinde yüzüp, biraz keyfini sürmek lazım. Çünkü adadaki -tabiki Karpaz'dan sonra- en güzel kumsallara sahiptir kendisi. Özellikle de şu anda sivillerin girişinin yasak olduğu Maraş bölgesinde. 

Neyse efendim ilk durağımız yat limanının yanındaki büyük surlar. Bu surlar bir zamanlar kıyı şeridini düşmanlardan korumak için yapılmış. Surların içindeyse gezeceğimiz birkaç yer ve oturup sıcaktan korunabileceğiniz ve alışveriş yapabileceğiniz mekanlar var. İlk olarak surların içinde bulunan Lala Mustafa Paşa Camii'ye gittik. Aslında bu caminin orjinal adı Aziz Nikolas Katedrali, ancak tıpkı adadaki diğer klise ve katedrallerin başına gelen şey bu katedralin de başına geliyor ve camiye çevriliyor. Üzerine sonradan bir minare bile eklemişler. 




Boyut olarak gerçekten devasa bir mekan ve mimari olarak oldukça etkileyici. Aslında buradaki asıl önemli şey katedralin sol tarafında duran büyük incir ağacı. (diğer adıyla Cümbez ağacı). Bu ağacın katedral inşa edildiği sırada dikildiği ve yaklaşık 700 civarında bir yaşa sahip olduğu söyleniyor. Kendisi Kıbrıs adasındaki en yaşlı canlı diyebiliriz yani :)

Camiyi gezdikten sonra hemen karşısındaki binaya doğru ilerliyoruz. İki katlı, büyük taşlardan yapılma bir bina... Namık Kemal Zindanı. Aşağıda tek hücreli bir oda ve üst kattada Namık Kemal'i anlatan bir müze bulunmakta. Merdivenler biraz dik ve kaygan, şimdiden uyarayım. 

Namık Kemal, Vatan Yahut Silistre oyunundan dolayı buraya sürülmüş ve 3 yıl kadar bu alt kattaki zindana kapatılmıştır. Birçok eserinin bu zindanda yazıldığı söyleniyor. Zindanı görmek insanın tüylerini diken diken ediyor. 1800lü yılların o şartlarında, bu taş duvarlarla çevrili odada üç koca yıl... 





Bu arada üst kattaki müzenin 10 tl gibi bir ücreti vardı biz gittiğimizde. Yukarısı sadece iki odalı bir yer ve Namık Kemal'e ait bazı belgeler ve eşyalar sergileniyor. Burası bizi yeterince üzmemiş gibi bir de bir sonraki durağımız bize bir darbe vurdu. Kapalı Maraş. 

Kapalı Maraş, 1974 öncesinde adanın en ünlü bölgesiymiş. Ancak 1974 harekatı sonrasında yapılan anlaşmalar sonrasında bu bölgeye girişler kapatılmış ve insanlar evlerini terketmek zorunda kalmışlar. 

Eskiden epey ünlü tatil merkeziymiş. Birçok ünlü gelip buradaki otellerde kalmış ve otellerdeki teknolojiler o dönemde dünyanın birçok yerinde bulunmazken, burada varmış. Benim için epey şaşırtıcı bir deneyimdi. 

Maraş bölgesi sivillere kapalı. Bölgeyi Birleşmiş Milletler denetliyor ve içerde Türk Silahlı Kuvvetlerine ait bir orduevi var. Yani eğer askeri kimliğiniz varsa içerdeki orduevine girebiliyorsunuz. Biz de öyle yaptık. 

Kapalı Maraş'ın giriş kapısından orduevine gidilen yol boyunca sağlı sollu terkedilmiş binalar, yıkık dökük evler, henüz tamamlanmamış inşaatlar ve her yeri kaplamış olan çalılıkları gördük. Tabi şansımıza orduevine gidene kadarki geçen bu yolculukta fotoğraf çekmek yasaktı. Yolun iki yanına da bölgede fotoğraf çekmenin ya da arabadan inmenin yasak olduğunu söyleyen tabelalar vardı. Bu yüzden elimde hiç Maraş fotoğrafı yok :( 

Bende internetten araştırdım ve birkaç fotoğraf buldum. Dikkatli bakarsanız terkedilmiş olduğunu anlayabiliyorsunuz. 





Orduevine varana kadarki o 10 dakikalık araba yolculuğu benim için büyük bir işkenceydi. O yıllarda yaşanan şeylerin acısını insan gidip görünce daha çok hissediyor. Kıbrıs adasında sürekli bu tarz duyguları uyandıran şeylerin bulunması çok üzücü. 

Neyse, orduevine vardığımızda orada birkaç saat oturduk. Orduevi deniz kenarında olduğu için suya bakma şansımız da oldu. Yaz aylarnda orduevine gelirseniz denize girilmesine izin veriliyormuş. Biz gittiğimizde hava biraz kapalıydı ve zaten hazırlıksız gitmiştik o yüzden giremedik. Bir dahakine artık diyerek geldiğimiz yolu geri dönerken etrafı biraz daha ayrıntılı inceledik. Birçok bina epey yıpranmıştı. Sonuçta yaklaşık 40 yıldır hiçbir yere insan eli değmiyor...  

Maraştan da ayrılıp yolumuzu Salamis'e çevirdik. Salamis harabelerini gezmek için. Ancak gezinin o bölümünü daha sonraki yazılarımdan birinde anlatacağım. Şimdilik bu kadar hüzünlenme yeter diye düşünüyorum. 

Kapalı Maraş kesinlikle herkesin gidip görmesi gereken bir yer.

Bu konu üzerine başka bir yorum yapmak istemiyor ve herkese iyi günler diliyorum. Görüşmek dileğiyle... 

6 Nisan 2016 Çarşamba

Girne! (Bölüm 2)



Merhabalar! Bu gönderimde sizlere biraz daha Girne'den bahsetmek istiyorum. Bir önceki gönderimde Karmi köyünden bahsetmiştim. Bu yazımda da Karmi'ye oldukça yakın olan Yavuz Çıkartma Plajı, Girne Liman'ı ve Bellapais Manastırı'ndan bahsedeceğim.

İlk olarak Çıkartma Plajı'ndan başlayacağım. Yavuz Çıkartma Plajı, Karaoğlanoğlu denilen bölgede, Karaoğlanoğlu Şehitliği'nin hemen yanında bulunmakta. Çıkartma Plajı ada halkı için oldukça önemli bir anlam taşıyor. Türkiye'nin adaya 1974'te yaptığı harekatta Kıbrıs'a Türk askerlerinin ayak bastığı ilk yer bu plaj. Zaten harekettan sonra da bu noktaya hemen bir anıt inşa edilmiş.


Anıtın içinde bir çok anlam gizli. Bunu da gidip anca orada okuyarak ve görerek öğrenebilirsiniz. Epey detaylı bir listesi var o yüzden burada bunu paylaşmıyorum. Bu arada anıtı görmek için giriş ücreti falan ödemeniz gerekmiyor. Zaten hemen anayolun üstünde bulunuyor. Ana yolda ilerlerken kolaylıkla görebilirsiniz. Anıtın hemen yan tarafında Karaoğlanoğlu şehitliği bulunmakta. Burası da 1974'te bu bölgede şehit düşmüş olan askerlerin bir kısmının bulunduğu şehitlik. Bu bölgenin ve şehitliğin isminin Karaoğlanoğlu olmasının sebebiyse, şehitlikte naaşı bulunan alay komutanı Halil İbrahim Karaoğlanoğlu. Aslında eskiden -ve hala daha birçok Kıbrıslı Türk eski adını kullanıyor- bu bölgeye Ayorgi deniyormuş.

Şehitlikte bir müze bulunmakta ve eğer olayları daha ayrıntılı öğrenmek isterseniz askeri personeller rehberlik yapıyorlar. Şehitlikte Rumlardan kalma tanklar da bulunmakta. Epey ürkütücü ama bazı gerçekleri yüzünüze etkili bir şekilde vuran bir yer burası. 


Şehitlikten sonra biraz deniz havası almak için Girne Limanı'na doğru yola çıktık. Girne Limanı, diğer bir deyişle 'Harbour' Girne'deki en popüler bölge. Sağlı sollu dükkanların bulunduğu bir çarşıdan geçiyorsunuz ve sonra kendinizi bir anda sahilde buluyorsunuz. Çarşıda bir sürü hediyelik eşya dükkanı var. Kıbrıs'a özgü birkaç sembol almak isterseniz, burası epey ideal. Hem fiyatlar çok yüksek değil, hem de çeşit bol. Deniz kenarında birçok kafe ve restorant bulunuyor ve arkalarında Rumlardan kalma taş evleri görebiliyorsunuz. Burası Kıbrıs'ı tanıtmak için yapılan reklamlarda kullanılan bir yer. Sahilin sonundaysa Girne Kalesi bulunuyor. 



Limanda kafelerin yanı sıra çeşitli pansiyonlar da bulunmakta. Fiyatları da adadaki otellere nazaran çok daha uygun. Eğer limandaki müzik ve kalabalığın seslerine katlanırım diyorsanız bu pansiyonlarda kalmanızı tavsiye ederim. Çünkü merkezi olduğu için Girne'de dolaşmayı kolaylaştırıyor.

Limanda gördüğünüz eski Rum evlerinin arasından girip arka sokaklara dalarsanız Girne'nin çok daha farklı bir yüzünü görme şansı yakalarsınız. Şahsen benim Kıbrıs'ta en çok sevdiğim yer bu arka sokaklar. Labirenti andıran sokakların arasında beyaza boyanmış birçok ev var ve çoğunun kapısı, penceresi masmavi. Tıpkı egenin sahil kasabalarında geziyormuş gibi hissediyorsunuz. Sokağın en sonunda da bir kilise bulunmakta. Bu da adadaki etnik çeşitliliği birkez daha gözler önüne seriyor... 


  

Birkaç yıl önce bu ara sokaklarda bir bar keşfettim. Sizlere onu da tavsiye etmek istiyorum. Mekanın adı Whiskey Joe's Bar ve çoğunlukla adadaki İngilizlerin gittiği bir yer. Sonradan öğrendiğim kadarıyla okuldan birkaç arkadaşım oraya sırf İngilizce konuşmak ve alıştırma yapmak için gitmişler. Mekanın sahipleri de müşterileri de çok sıcakkanlı ve içeriye girdiğinizde İngiltere'de bir barda oturuyormuşsunuz havası veriyor.


Limanda da kısa bir tur attıktan sonra zaman kaybetmeden Bellapais Manastırı'na gidiyoruz. Manastır Girne'ye bağlı olan Beylerbeyi köyünde bulunmakta. Yaklaşık 10-15 dakikalık bir araba yolculuğuyla gidiliyor ama biraz tepede kalıyor. Yani Beşparmak Dağları'na tırmanıyoruz. Bizi çok güzel bir manzara karşılıyor.



Bellapais kelimesinin anlamı Barış. Yani burası Barış Manastırı. Zaten tam da bu adaya ve bulunduğu bölgeye yakışacak bir isim. Hala daha bu manastır çeşitli amaçlarla kullanılıyor. İçinde küçük bir kilise var. Bahçesinde dolaşırken sanki tarihi bir filmde başrol oynuyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. 


Beylerbeyi Köyü de tıpkı Karmi gibi görülmesi gereken yerlerden biri. Burada Türkler ve İngilizler birlikte yaşıyorlar. Manastırın hemen yanında küçük bir çay bahçesinde yaşlı bir dede var. Buraya ne zaman gelsem onun elinden bol köpüklü bir Türk kahvesi içmeden gitmem. Size de tavsiye ederim. 

Umarım siz de gezerken eğlenir ve bu mekanlarda keyif alırsınız :)

Bir sonraki gönderide görüşmek üzere!



14 Mart 2016 Pazartesi

GİRNE!! (Bölüm 1)


*Gönderideki 1 fotoğraf hariç hepsi benim kameramdan çekilmiştir.* 

Merhabalar! Bu haftaki yazımda Girne'deki gezi rotamı sizlerle paylaşacağım. Girne, KKTC'nin beş ilçesinden bir diğeri ve bence Kuzey Kıbrıs'ın en güzel şehri. Hem bir liman şehri, hem de diğer bölgelerinden biraz daha hareketli bir hayata sahip. 

Bir önceki gönderimde Karpaz gezimin iki farklı rota içerdiğini söylemiştim. Girne'de bu rota sayısını üçe, hatta dörde çıkartabilirsiniz, çünkü yapılacak çok fazla şey var. 

Aşağıdaki haritada Girne bölgesinin yerini görebilirsiniz;


Girne gezisi fikri şu şekilde ortaya çıktı; Yakın arkadaşlarımdan Emre, Girne'de Girne limanı hariç hiçbir yeri gezmediğini ve çok merak ettiğini söyledi. Böylece Şubat tatilinin ilk haftasını bu geziye ayırdık.

Güzelyurt'tan çıktık yola. Girne'nin merkezine varmak yaklaşık bir saat sürüyor Güzelyurt'tan. Tabi eğer Çimen ismini verdikleri minibüslere binerseniz. Arabayla 45 dakika. Girne'nin içinde dolaşmak için ya da Lefkoşa, Mağusa ve Güzelyurt'tan Girne'ye ulaşabilmek için kullanabileceğiniz minibüsler mevcut. Girne içinde dolaşanlar gece yarısına kadar çalışıyor. Diğerleriyle akşam altıya kadar. 

Neyse efendim, gelelim rotamıza. Güzergahımız şu şekilde; Güzelyurt-Karmi köyü. İçerik biraz uzun olduğu için başka bir şey ekleyemedim. Başka gönderilerde Girne'de bulunan önemli yerleri anlatmaya çalışacağım.

Çimenle yarım saat kadar yolculuk yaptıktan sonra arabadan iniyoruz. Annem arabayla bizi karşılıyor. Çünkü ilk durağımıza Çimen gitmiyor maalesef. Karmi köyüne giden yol fazla virajlı ve anayoldan epey de uzak. Arabayla tepeye tırmanıyoruz ve yaklaşık bir yirmi dakika sonra hedefimize varıyoruz. Deniz kenarından epey uzak, dağın tepesine yakın bir yerdeyiz. 

Geldiğimiz yer Karmi (Karaman) Köyü. Buraya aslında köy demek epey garip. Kıbrıs'taki köy kavramı Türkiye'deki gibi değil. Karmi köyü o kadar temiz ve düzenli ki her gelişimde hayrete düşüyorum.

Karmi, 1974'ten önce sadece Rumların yaşadığı bir yerleşim yeriymiş. Bu yüzden evler hep Rum mimarisini yansıtıyor. -beyaz renge boyanmış taş evler- 1974 yılından sonra Rumlar adanın güney tarafına geçince Karmi'ye Kıbrıs'ta yaşayan diğer yabancı kökenli insanlar yerleşmiş. İngilizler, Almanlar, Hollandalılar... Ve köye o kadar güzel bakmışlar ki...

Karmi bir açık hava müzesi gibi. Taş evleri ve yemyeşil sokaklarıyla sanki adadan ve dünyadan tamamen soyutlanmış. Gerçi bu eski evlerin arasından geçerken garajlarında duran son model arabaları görünce insan bir garip oluyor. -Kendimi bir kültür çatışmasının içinde buluverdim-


Köyden hem güzel bir deniz manzarası izleyebiliyorsunuz, hem de daha tepede duran St. Hilarion Kalesi'ni görebiliyorsunuz.

 


Tabi biz Şubat ayında buraya geldiğimiz için biraz cansız gibi görünüyor, yine de hepimizi etkilemeyi başarıyor. Özellikle bahar aylarında gelinmesi gereken bir yer burası. Her yer rengarenk oluveriyor.

Sokaklar çok dar. Dik yokuşlar, fazla sayıda merdivenler karşılıyor sizi. Bir yere kadar arabayla gidebiliyorsunuz ama bir yerden sonra yürüyerek devam etmeniz gerekebilir. Zaten düz bir alanda büyük bir otopark var. Otoparkın hemen yanında Virgin Mary Kilisesi bulunuyor. Köyde yaşayanlar pazar günleri kiliseye gidiyorlar. Kilisenin hemen yanında ölen kişilerin anısına yapılmış olan banklar var. İsteyenler orada oturup dinlenebiliyor, doğanın sesini dinleyebiliyorlar.


Buranın en sevdiğim özelliği her sokağın ve her evin kendine has bir ismi olması. İsimlerin yazılı olduğu birbirinden özgün tabelalar evlerin kapılarına veya girişlerine asılı duruyor.


Köyün minik bir merkezi var. Burada akan minik bir şelale ve İngiliz döneminden kalma bir kırmızı telefon kulübesi bulunuyor. Şaşırtıcı ama kulübedeki telefon hala kullanılabilir durumda. Ayrıca merkezde postane, cafe ve birkaç dükkan daha var. Ancak hiçbiri günlük hayatta gördüğümüz dükkanlar gibi değiller, daha çok bizi eski çağlara dönmüşüz gibi hissettiriyorlar.

Buradan sonra Karaoğlanoğlu'na gidip oradaki şehitliği ve çıkartma anıtını geziyoruz. Ancak bundan bir sonraki gönderimde bahsedeceğim. Şimdilik hoşçakalın! :)






5 Mart 2016 Cumartesi

KARPAZ!! (Bölüm 1)


Merhabalar! Bu gönderimde sizlere Karpaz'a yaptığım iki farklı geziden bahsedeceğim. İki gezinin rotaları birbirinden farklıydı. İki farklı rotada da güzel bir gezi gerçekleştirebilirsiniz.

*Gönderideki dört fotoğraf hariç hepsi benim kameramdan çekilmiştir.*

Öncelikle Karpaz bildiğiniz gibi Kıbrıs'ın en uç kısmında bulunmaktadır. Aşağıdaki fotoğrafta yerini görebilirsiniz.


İşaretlenen bölümün adı İskele (Karpaz Yarımadası). KKTC'nin 5 ilçesinden biri. İlçe dediğimiz birimse Türkiye'de "şehir" kelimesine karşılık gelmekte.

Karpaz, Kıbrıs'ın görülmesi gereken yerlerinden en önemlisi bence. Ancak gitmek biraz zahmetli. Ulaşım için kendi aracınızı kullanıyor olmanız gerekiyor. Karpaz'a minibüs seferleri yok bildiğim kadarıyla. Biz iki gezimizde de yolculuğumuza Girne'den başladığımız için Girne'den Dipkarpaz'a gitmemiz toplamda 3 saatimizi aldı. (Durduğumuz yerler hariç) Böyle uzun bir yolculuk yapıldığı için genelde bir ya da iki gece orada kalınması çok iyi oluyor. Ayrıca Karpaz'ın gecesi ve gündüzü birbirinden farklı ve görülmeye değer bir güzellik içeriyor. Gitmişken kalmamak olmaz yani :)

Zaten orada bulunan köylerde küçük butik oteller ya da kumsalda bungalovlar var. Bu yüzden konaklama sıkıntısı yok. Ha istiyorsanız çadırınızla gidip kumsalda da kalabilirsiniz. Günlük olarak cüzi bir miktar ücret ödedikten sonra tesisler duş ve tuvaletlerini kullanmanıza izin veriyorlar.

Gelelim birinci gezimize. İlk gezimizin yol haritası şu şekilde; Girne-Çınarlı Köyü, Çınarlı Köyü-Büyükkonut eko-köy, Büyükkonut-Dipkarpaz. Ve Dipkarpaz'da bulunan Karpaz Milli Parkı.

Sabah olabildiğince erken yola çıktık. Üç saatlik bir araba yolculuğu gerçekten yorucu oluyor. Bu yüzden yanımızda yastıklarımızda vardı. Beyler araba sürerken biz arka koltukta uyukladık. Çınarlı Köyü neredeyse Girne-Karpaz yolunun tam ortasında bulunuyor. Köyün en büyük özelliğiyse orada bulunan bir mağara. Mağaranın ismi İncirli Mağara ve kendisi Kıbrıs'taki en önemli mağaralardan. İsmini mağaranın girişindeki İncir ağacından aldığı söyleniyor. En önemli mağaralardan biri olmasının sebebiyse mağaranın alçı taşından olması ve yaklaşık 6.5 milyon yıllık bir geçmişinin olduğu tahmin edilmesi. Türkiye'de bile bu büyüklükte bir alçıtaşı mağarasının çok nadir görüldüğü söylenmekte. Bu yüzden birçok jeolog bu mağarayı ziyaret ediyormuş. Lisedeyken yaptığımız coğrafya dersi gezileri sayesinde burayı daha önce görme şansım olmuştu. 

Mağara yaklaşık 300 metre uzunluğunda ancak sadece 70 metresini ışıklandırmışlar. Epey derin ve dar bir yolu var bu yüzden tek sıra halinde içeriye girilebiliyor. Biraz korkutucu aslında. Özellikle de kapalı alan korkunuz varsa girmemenizi tavsiye ederim. Malum girildiği gibi çıkıldığı için biraz insanı zorlayabiliyor. İçerde birçok sarkıt ve dikit var. Ayrıca karnabahar şekilleri almış duvarları da görebilirsiniz. Alçıtaşı epey hassas olduğu için bir tırnak darbesiyle bile çizilebiliyor o yüzden dikkatli hareket etmek gerekiyor. Ayrıca biraz da kaygan bir zemini var tırtıklı olmasına rağmen. Fotoğrafta duvarların nasıl olduğunu görebilirsiniz;


Bu fotoğrafta 2011 yılında, okul gezimizde çekilen fotoğraf; 


Mağaranın en geniş bölgesi burasıydı. Hepimizin sığması bile şok edici.

İncirli Mağara'yı gezdikten sonra yolumuza devam ettik. Yaklaşık 45 dakika sonra Büyükkonuk eko-köye vardık. Büyükkonuk epey üretken bir yer. Kıbrıs'ı anlamak, öğrenmek için gidilmesi gereken yerlerden. Ülkelerinin geleneklerini, yemeklerini, kültürlerini sürdürüyorlar ve bu yapıyı bozmamaya çalışıyorlar. Gittiğinizde orada yapabileceğiniz birçok aktivite var. Sizi bu aktivitelere dahil ediyorlar. Örneğin hellim peynirinin nasıl yapıldığını, Kıbrıs yemeklerini, hayvanların nasıl beslendiğini gösteriyorlar. Ağaçlardan zeytin toplayıp zeytinyağını üretmeyi bile öğreniyorsunuz. Ancak bizim zamanımız olmadığı için sadece lefkara işlerini ve zeytinyağı ürettikleri makinaları gördük. Bu arad arada bulunan bir zeytinyağı değirmeninin tarihi 1800'lü yıllara dayanıyormuş. Bu bizi epey şaşırttı.


Büyükkonuk'taki gezi işimiz bitince köye çok yakın bir yere kurulmuş olan Sennaro House'da yemek molası verdik. Lokanta tıpkı Kıbrıs'taki diğer mekanlar gibi kebap ağırlıklı bir menüye sahipti. Konumundan dolayı deniz ve dağ manzarasını da görerek keyifle yemeklerimizi yedik. 


Yemeklerimiz bittikten sonra yeniden yola koyulduk. Milli Park'ın girişine yaklaştığımızda durduk. Parka girmeden önce arabanızı durdurup manzaranın tadını çıkartabileceğiniz bir toprak arazi var. Ve manzara gerçekten çok güzel. 



Yeniden arabaya dönüp Milli Park'a girdiğimiz anda bizi parkın en önemli ev sahiplerinden biri karşıladı. Karpaz Eşekleri! 

 

Özellikle yaz döneminde buraya gelirseniz çok sayıda yavru Karpaz Eşeği görebilirsiniz. Hepsi bu bölgede serbestçe dolaşıyorlar. Karpaz Eşekleri dünyada sadece bu bölgede görülüyor. Zaten onları özel yapan da bu. 1974 zamanında adanın bu bölgesinde yaşayan insanlar evlerini terkettiklerinde bu tatlı eşekleri geride bırakmak zorunda kalmışlar. Yani aslında zamanında bu eşekler normal, bildiğimiz evcil eşeklerdenmiş. Ancak geride kaldıklarında doğaya uyum sağlayıp ve fiziksel olarak diğer eşeklerden biraz daha büyük bir görünüm kazanmışlar ve en önemlisi evcilliklerini, garip bir şekilde, kaybetmemişler. Bu yüzden de türleri dünyada tek. 

Eğer arabanızı durdurup, camınızı açarsanız şu manzarayla karşılaşabiliyorsunuz; 


Eşekleri çeşitli yiyeceklerle besleyebilirsiniz. Onları sevmenize de izin veriyorlar. 

Tabi bu bölgeyi "Milli Park" yapan tek şey eşekleri değil. Bölgede birçok hayvan ve bitki bulunuyor. Bir kısmının nesli tükenmek üzere bu yüzden UNESCO tarafından korunmaya alınmış durumdalar. Bir kısmı da Kıbrıs'ın bitki örtüsüne ait. Örneğin birkaç lale türü sadece Kıbrıs'ta yetişiyor ve festivalleri de düzenleniyor. 


Milli Park'ın içinde arabayla ilerlemeye devam ederken yol hafiften bozulmaya başlıyor. Bu noktadan sonra epey sarsıntılı bir yolculuk geçirmek zorundayız. Bu bölge koruma altında olduğu için hiçbir şekilde içeriye kamyon, yol yapım aracı tarzı şeyleri sokamıyorlar. Zaten burayı güzel yapan şey de bu sanırım. Milli Park henüz insan elinin değmediği geniş araziler içeriyor. Parkın girişinden itibaren on dakikalık bir yol gittikten sonra bir manastıra ulaşıyoruz. Apostolos Andreas Manastırı burası.


Manastırın tarihi oldukça eski. Söylenilene göre Andreas isimli bir havari gemiyle Kudüs'e giderken, gemide su sıkıntısı yaşıyorlar ve buraya demir atıyorlar. Aziz Andreas karaya çıkıp değneğini yere vuruyor ve kayaların arasından tatlı su çıkartıyor. Geminin kör kaptanıysa bu suyla yüzünü yıkadığında gözleri bir anda görmeye başlıyor ve buraya bir şapel inşa ediyorlar. Bu suyun kutsal olduğunu ve hastalıkları iyileştirdiği söyleniyor. Bu yüzden ne zaman buraya gelsek annem bir şişeye bu sudan doldurmadan rahat etmez. Arkadaşlarıma bunu anlattığımda hemen bu suyla yüzümüzü yıkıyor ve biraz içiyoruz.


Manastıra girdiğinizde içerisinin tipik bir kilise mantığıyla düzenlenmiş olduğunu görebilirsiniz. İçeride devamlı bulunan bir rahip var. Rumca konuştuğu için sohbet etme şansımız olmadı ama içerde dilek dileyip mum diktik. Manastıra yaptığınız birkaç liralık bağışla oradan mum alabiliyorsunuz. 


Bu arada önemli bir nokta var. Tuttuğunuz dileğinizi unutmamalısınız. Çünkü eğer gerçekleşirse buraya geri dönüp gerçekleşen dileğiniz için yeniden mum dikmelisiniz. Biraz değişik bir inanç ancak yine de bu minik adetler bence işleri biraz daha tatlı bir hale getiriyor. :)

Mumlarımızı diktikten sonra manastırın hemen karşısında kurulmuş olan pazara uğruyoruz. Manastırın karşısında, yaz aylarında hemen hemen hergün açık olan birkaç tezgah bulunmakta. Burada "ne ararsan var" mantığı var. Plaj malzemeleri, takılar, mutfak eşyaları, hediyelik eşyalar... Renkli takıların arasında kayboluyor insan. Ayrıca eşekler hala etrafta geziniyorlar. Onları da alışveriş yapma bahanesiyle daha yakından görme fırsatı yakalıyoruz.


Arabaya döndüğümüzde artık konaklayacağımız plaja doğru yolu çıkıyoruz. Altınkum plajı! Bu plaj Karpaz'ın güney sahilinde yer alan epey uzun bir alan. Plaj adanın Suriye'ye bakan tarafında ve dikkatli bakarsanız karşıdaki dağları görebiliyorsunuz.

Sallantılı bir yirmi dakikadan sonra plaja vardık ve çadırlarımızı çıkarttık. Uygun bir yere çadırımızı kurduktan sonra sahildeki tesisle de cüzi bir miktara anlaştık. Tesisin duş ve tuvaletlerini kullanabildiğimiz için iki gece çadırda kalmak çokta zor gelmedi. Çadır yerine tesisin bungolovlarını da tercih edebiliyorsunuz ancak biz biraz daha doğayla iç içe olmak istedik. Eskiden bu bölgede -koruma altında olmasından dolayı- elektrik yoktu. Ancak birkaç yıl önce elektrik getirmeyi başarmışlar. Telefon ve bilgisayarlarınızı tesislerde rahatça şarj edebilirsiniz. :)



Altınkum'un deniz harika. Zaten Karpaz, Kıbrıs'taki en temiz ve güzel denize sahip olan bölge. Yalnız dikkat edilmesi gereken bir şey var. Denizin derinliği bölgeden bölgeye değişiyor. Bir anda çok sığ olabilip, hemen ardından çok derinleşebiliyor. Yüzmeyi iyi bilmeyenlerin çok açılmaması iyi olabilir. 


Birkaç saat denize girdikten sonra eşyalarımızı çadırlara bırakıp biniyoruz arabamıza. Zafer Burnu'na doğru yolumuza devam ediyoruz. Zafer Burnu Kıbrıs'ın Kuzey Doğu'sundaki en uç nokta. Yol artık tamamen toprak bir araziye dönüşüyor. Garip çukurlar olduğu için dikkatli kullanmak lazım. Yolun iki yanı da maki bitki örtüsüyle kaplı arazilerden oluşuyor. Her an bir hayvan önünüze çıkabilir. Bu nedenle de dikkatli kullanmak lazım. 

İlerde görünen minik adacıklara Zafer Adaları ismi verilmiş;



Zafer Burnu epey rüzgar alan bir yer. Yüksek bir noktasına KKTC ve Türkiye bayrakları asmışlar. Bu noktadan bakıldığında karşı kıyıdaki Türkiye rahatlıkla görülebiliyor.


Zafer Burnu'yla birlikte Karpaz için belirlenmiş olan 1. gezi rotamız bitmiş oluyor. 2. rotayı yeni bir gönderide paylaşacağım. Okuduğunuz için teşekkürler! :)